31 Ekim 2010 Pazar

Murathan Mungan'la size okuyoruz

''
...

 yaz başıydı gittiğinde. 
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi? 
bunu o günler kim bilebilirdi? 
"eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" 
notunu buldum kapımda. 
altına saat:16.00 diye yazmıştın, 
ve 16.04'tü onu bulduğumda.

daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını

gittin. 
koca bir yaz girdi aramıza. 
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik, 
noksan bir şeyler başlamıştı. 
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay, 
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, 
olmamıştı, eksik kalmıştı. ''

                                            ...

üzgünüm bukowski ama

Soluğuyla bile alıp veremediği bir şey vardı,
tam da bu sebeple kendilerine aşık olmuştum
ve bu sebeple de kendileriyle utanıyordum biraz
hal böyle olunca, huzurlarında tedirgindim
ekseriyetle ben ne desem, o,  olmayabilirdi
tacize uğramıştı tüm kelimeler bir arka sokakta,
bu sebeple ona söylenesi tüm şeylere
özlem ve hicap duyuyordum
ve bu nedenlerle ilişkili olarak,
kendilerini her gördüğümde,
antenlerine sert varoluş sancıları inen bir kelebek sanıyordum kendimi

çünkü Tanrı onun yataktaki halini yarattığında
tüm kutsal evrenin üzerine boşalmakla kalmayıp,
tüm evreni ona gebe bırakmıştı.


29 Ekim 2010 Cuma

sanal ve alkolsüzken

O, mutluluk ki ana rahmine bile düşmemiş daha,
anca acıkır durur karnımızda, 
mutlu falan olmayabillirim 
zaten kahpe olan kader bizim için ayrıca kancıklıkta yapabilir
bazı şarkılar arka arkaya dinleyince daha bir güzel koyuyor adama
cumhuriyet değil, demokrasi bayramı istiyorum ben 
içimdeki başkaldırı, isyan, protesto aşkı bambaşka bu günlerde
sanıyorum ki bir kaç tekme, cop yiyip kendime gelesim var
ortaya bir yeşillikçiler de eylem yapmıyor ki burada 
sözde nükleer santral yapılacak
kimsenin sikinde değil.

24 Ekim 2010 Pazar

aramızda ip atlıyorsun


İkinci dünya savaşından sonra ortaya çıkmış 3. dünya ülkesi gibisin
İki kutup var sanıp, burujuvaziye hayran, sosyalizmi düşlüyorsun
Nasıl olsa iki tarafta seni çekiyor
Biraz uzaklaşsan diğeri yeni bir kampanya sunacak,
başka bir politika izleyecek sanıyorsun
Nafile
Bilmiyor musun ki sade üretim araçlarını elinde bulunduranların reklama ihtiyacı var
Çaresiz, muhtaç kılıp, kamçılamak, kaçmak
Öyle bir düzenek kurmak ki
ne başına gelenleri anlamak
ne de gelemeyenleri
ne de bilmek ilk nerede mağdur edildiğini.
Üzerinde yürüdüğün ip,
ben öteki ucunda sömürülmeye izin verdiğim için çeviriliyor
Bıraksam ayaklarından bağlayıp uçuruma atacaklar
Hazımsızlar
İnsanlar
Aramızda ip atlıyorsun 
Ben ipi bileklerime bağladım.
Onlar,  parmak uçlarındalar.

21 Ekim 2010 Perşembe

( bak bunu yaparım ) bunu gerçekten iyi yapardı...

Fısıldıyordu...
Ciddi ciddi, bana soru sormaya çalışarak. Şimdi cevap vermek zorunda değilsin, istediğin zaman cevap verebilirsin.Sana bir şey sormak istiyorum.
Durdum, gülebiliyordum sade, yok o gülümsemeye daha çok benziyordu. Ben güldüğümü zannediyordum.Gözlerinin içine zor bakıyordum. Son 3 gece , dünya ile beraber bende dönmüştüm. Durmadan daha çok uyuşmuştum. Uykumda bile ara vermeden, 2 saat uyuma hapı almıştım. 3 gün boyunca aklımda kalan tek bir şey vardı. Bir tek cevabım, benim için endişelenen, ne yapacağıma dair bir birleriyle kavga eden dostlara ne yapıyorsun dediklerinde. Bir şey yaptığım yoktu benim. Duruyordum, duracaktım.Yani komplike , karmik bir plana ihtiyacım yoktu. Hiç olmamıştı.Pazarlık payım olduğuna da inanmıyordum zaten. Üstelik korku hissi her şeyi daha çok durduruyordu. Kelimelere dair duruyordum. O'na duruyor sadece gözlerinin içini görüyordum. Ondan başkası gelse adımı anlatacak mecalim yoktu.İki ismim vardı üstelik,işim zordu. Onunla da içimden konuşuyordum daha çok. Hatırlamıyorum, dışımdan da bir sor tabi, ben çok mutlu oluyorum sana cevap verirken demiş olabilirm. Yok kandırmayayım sizi en fazla sor diyebilmişimdir. Zaten onunla içimden geçen şeyleri konuştuğumu düşünmem ahmaklık olur, gün yetmez. 24 saat bile değilmiş gün artık, gün bile günden güne daralıyormuş. Amerikalı bilim adamları söyledi. İlk duyduğumda çok sarsılmıştım, neden kasti olarak zaman bile aleyhime işliyordu. Gerçi bunun da ikameleri mevcuttu ilişkimizde daha doğrusu ilişmemizde , arada kitaplar, yollar vardı, bizi bekleyen otobüsler vardı konuşan, daha çok konuşacak olan, öyle söylemişti. Konuşmadan anlaşmak falan da demişti. Anlaşmak için konuşmaya ihtiyaç duymayacak kadar susabiliyorduk yani. Etraf zaten yüksek yalanlı gerilim hatlarıyla döşenmişti, etraf deyince aklım karıştı yine, 3 kayıp giden gün aklımda olan, kalan tek cevabım, tek yöneltilmeyen soruya. Aşıktım. Ne olursa olsun, bu bir şizofren gibi bile hayallerini yaşayamayacak kadar obsesif olan adama, aşıktım, aşk diye bu adamı anlatacaktım. Ona da anlatılırdı bu belki, ya da o zaten bilirdi.

      '' Geliyor karşıdan, karşım kaldırımdan. Çakmağım nerede? Sigara alırken aklıma kibrit gelmişti, almıştım.Kibritle yakarım. Eee rüzgar var, of.Hala geliyor, burası bir kuytu apartman girişi , burda yakarım. 3 dk daha sakinleşirim, oda yaklaşır.Bende apartman sakinlerine biraz nefes bırakayım.Nah bırakırım. Sigarayı yaktığım gibi sobelenmek üzere kaldırıma döndüm.Canım yürümüş de karşıma gelmiş, bir bal kabağı tadında bana bakıyor.Ben ne içmiştim , hatırlamıyorum ama kahve içeceğiz onu biliyorum.İnsan neden konuşmak zorunda kalıyor ki, bizi neden ancak birbirimizle konuşacak kadar susturuyorlar. Dertte mühim de değil ya, günah çıkarma demişti, gerilsin istemiyorum. Ona söylemiştim bana hiç bir şey söylemek zorunda değildi, yalan da söylemesindi. Beni seçmek zorunda da değildi, bir yalanı bir daha seçmesindi, o kadar. Kahve ayıltmaya yarayan bir şey değil  miydi ? Belki oda kahve içmeliydi, kendiyle benim kadar sarhoş olabilir miydi? Neydi karşımda onu tutan, ama neden o kalbimi hem yavaşlatıp hem hızlandıran tek adam olacaktı .Bunları sormayın, o ona 'evet' diyemeyeceğim kadar aşktı. ''

         Ne olursa olsun, beraber yürümek falan diyordu. Bu defa dalga geçiyordu, kesin. Ben ona beraber yürüyelim olur mu ? diye susuyordum, o soruyordu. Üstelik utanmadan, ne yalan söylemeli, biraz küstahtı ama bencil değildi. Dışarıya olmayan bencilliği, kendine olabilecek bencilliğinden çok daha fazla değildi. O vazodaki en küçük çatlağı bile görebilmekle kalmayıp, onarabilme yetisine , deliliğine sahip en büyük korkaktı.

        İçimde kaldı. Ben ona söyleyemedim tam, saçmalamak konuşabilmenin reseti olacaktı, olmadı.2 defa saçmaladım. Bir daha sorarsan cevap daha yerinde olacak dedim, saçmaladım. Orta bir matematik dersi geldi aklıma, çözemiyordum süslü sayıları, saçmaladım.X ancak ve ancak Y ile Z olur, saçmaladım. Yapamıyorum ben, biri ona söylesin. Evet.Ya bir daha sormazsa. Evet. Sormazsa sormasındı. Evet, evettir.Sormasına bile gerek yok, evet.Zaten yürüyordum onunla, evet. O tam 12'ye benziyor, evet. Ben ancak ve ancak onunla sevişebilirim, evet.

      

12 Ekim 2010 Salı

küçük beden

Bir yerden başlamak gerekiyordu. Hava zaten çok iyi değildi. Bir uyandım, kaybolmuştu Yok aslında bir ara öptü beni, öyle gitti . Gitmeden öpücük verdiyse bunun da kendi içinde bir düşünülme değeri vardı. Bana ne söylemek istedi acaba?
Babam bazen gece gelir başucuma para bırakırdı, ben uyurken ya da o, uyuduğumu zannederken. Bazen sabah kalklar bulurdum bazen de sabahı bekler, görürdüm. Yani bu babamın beni sevmesiydi sanırım, öyle denebilirdi. Buna da öyle diyebilir miyim acaba? Babama o davranışını sevgi sandığımı vaktiyle söylemiş olsaydım,oda ne olmadığını söylerdi bana en azından, bu kafayla bunca zaman sonra da açılıp sorulmaz ki adama, bir adam da öpücük bıraktı bana, sevmeli bir şey midir bu  diye ? Ya da ne demek değildir. Zaten insan bir şeyin ne olduğunu anlamakta güçlük çekmiyor, bence çekmemeli yani,ben bir şeyin ne olmadığını anlamakta güçlükler yaşıyorum hep. Bir şeyin ne olduğunu söylemek kolay, onu bizim suratsız komşunun akılsız kızı da yapar. Komşu diyorum da aslında orda başka sitemler var, neyse siteme de gerek yok ya şimdi ben ne diyordum. Ne olmadığını söyleyebilir mi biri?

  Gece yine abartmıştım,hatta abartmıştık yanımda biri vardı sevdiğim biri denebilir size göre , bana göre sizin gibi biri yani, her neyse. 35+35+20=90 lt bölü iki haa birde benim duble aralarına kelime sıkıştırıp, dinleyerek içişimi hesaba katarsak, yani sarhoştum kapıda cibliyetimle selamlaştğımda.Sarhoş değil de evi tek başıma, çizgilere az kaldırımlara çok basarak bulmuştum. Yani uzayıp giden çizgilerden korkacak kadar sarhoş, koca kaldırım taşlarına ahkam kesecek kadar hoştum.En kötüsü cibliyet sandığım siluette, benim değildi. Kimdi bilmiyorum ama kim olmadığına dair fikrim vardı. Mesela O değildi. Kapıyı tuttu. Sanırım geçmemi istedi ama ben aldırmadım. Onun açtığı kapıya ihtiyacım yoktu. Benim,  O'nun açacağı kapıyı beklemem lazımdı. Birazcık da şey bana, O'nun kapı açmasına ihtiyacım vardı. Bir gün önce zaten uyuzluk yapmıştım, aslında kızlık gibi bir şey.Kıçını kaldırıp gelebilecek kadar ayık mısın diye sormuştu. Bende devam etmekte olduğum şişe ile göz göze gelip pazarlık yapmıştım, beni sarhoş edemeyeceğini söylemişti.Bende şişeye laf   anlatılmaz diye dalaşmamış O'na , kıçımı kaldırıp sana gelecek kadar sarhoş değilim deyivermiştim. O  kalender bir puşt gibi takılmaz böyle şeylere de ben içerlemiştim. Onu da geçtim kapıyı kilitlemem gerekmişti, gitmeyecektim. Kilitlerdimde nasıl saklardım kendimden anahtarı. En kolayı unutacağım bir yere saklamaktı. En azından O'na gidecek kadar sarhoş olursam diye, böyle dertler işte.Olmadım ama bir ara   yatakta kıvranarak, bir süre, çarşaf ve yorgana ona dair bir şeyler anlattım, anlaşamadık uyumuşum bende ..


Kapı demiştim açılmıştı, ayakkabım içeri alınmıştı.Aslında ben kendim bizzat alırdımda ayakkabıyı unutur gibi ona ilerlemem, tamamen içtiğim onca şeye duyduğum saygıdan kaynaklı, şımarıklıktı. Ne yalan söyleyeyim hoşumada gitmişti. Hoşa gidecek bir şey değil demeyin, ayakkabım gerekirse giydirilebilridide bu ona işaretti. Leş ya da kalleş gibi alkol, reklam olmasın diye rakı demiyorum, kokuyorum. Canım ne de güzel evde oturuyor, kapı açıyor, ayakkabı alıyor içeri haa birde gel diyordu. Bir insan nasıl hem bir kadın gibi utangaç hemde bir dallama gibi sempatik gülümseyebilir ve nasıl bir dallama kadar ciddi durup bir kadın kadar çekici olabilir. Bilmiyorum . Siz biliyorsunuzdur belki.O hep aklımı karıştırıyor yani aslında benim aklım ona karışıyor sanırım. Bu defa susmak için gitmemiştim. Zaten bu defa susup gülümseyecek kadar ayık değildim. Bazen hani plan progrram liste yaparsın, sıralarken bile daha uzun zaman harcarsın ya hani sonra bi çırpıda biter hepsi 1 tik 2 .3. 4 falan filan. Işte bu tatta bir ilerleme ile selamlaştık , hal vakit sorduk, derken vakit geç oldu. Şey, okuduk. Bir şekilde eskiden de olmuştu bu karmikörtüşme, koca koca kitapta elimi attığım ve ona benim okuduğum yer , onunla konuşacaklarımdı. Sadece, konuşmamış okumuştum. Haa birde bir kitaba bağlılık olunca cevap alamamam ya da aldığım cevaptan memnun kalmama riskimde yoktu ya da onun korkmasına gerek yoktu. Iletişmeye, didişmeye de gerek yoktu kitaplar konuşuyordu. Her şey yerinde ve zamanında oluyordu zaten taa en başından beri, bizim dışımızdaki insanlar dışında, aslında belkide onlar da yerindeydi de biz yanlış anlamaya müsaittik. Doğrusu, anlamamızada gerek yoktu zaten yanlış anlatılıyordu hin bir sessizlikle dilden dile, bende anlatırdım belki bir gün,anlatmazdım aslında yaşardım sade.

Okudu, bir kadını anlatıyordu adam, iyi gelmişti, iyi denk gelmişti bu defa da.Bu arada Konuşacağım demiştim ya elbette konuştum. Mesela bi ara şey dedim biraz sıkılarak, ben, biliyorsun tatlı ve yemek ikisini beraber yiyemiyorum ya o ya o. Açıklamacalara kalkacaktı, fırsat vermedim ama başkaları, bazı başkaları (o da dahil) yemek yiyip tatlı yiyebiliyorsunuz. Bu da mümkün tabi. Ah şu midem. Bense denemeye bile cesaret edemiyorum çünkü hemen kapı dışarı ediyor diğerini. Yemek yememem sana garip gelmesin ama tatlıyı sevdiğimi unutma dedim. En azından biraz daha, bir süre daha sadece tatlı yememe izin ver. Konuştuk böyle saatlerce , yani konuşma metni bu kadar oluyor ama konuştuk böyle, saatlerce. Çocukken erken büyümüşüz biz diye geçindirdim aklımdan. Uyumuşuz öyle.
Sabah yoktu işte. Kalktım. Karşımda dağınık bir pus , kokulu bir sis vardı. Evde kimsecikler yoktu. Anahtarda yoktu. Bu da neyin nesiydi. Bana kal demek istemişti sanırım, bir nevi kapıyı üstüme kilitlemişti. Yürüdüm saatlerce evin içinde. Içimde bir yazı dizisi derleniyordu  henüz yayınlanması yasak olan, yatak odasında durdum. Gardıroba daldım. Küçük beden'i örten çaputlara. İçeride bir sömürge havası vardı, sanki fransızlar, Cezayirden sonra buraya girmişlerdi. Önce, karmaşıklığın içinden bir düzen yaratabileceğimi sanarak birer ikişer katlamaya , tasnif etmeye çalıştım sonra baktım ki olacak gibi değil. Bazı tişörtler fazla yıpranmış, ne yapsam kolu yakası bir araya gelmiyor, bazı pantolonlar fazla ince, bazılarının paçaları ağlıyor, yollardan yol beğen dedim kendime,elime geleni fırlattım yatağın üstüne ama mantıklı bir açılım oldu. Yani evde giyilsinler, inceler, benim onda görmek isteyeceklerim (onları en üste koyacaktım) çıkardım ne varsa. Nabzımda bir problem belirdi ilk eskimişi elime aldığımda. Bu tişört eskimişti, hemde çok fazla, üstelik kirliydi. Hangi derecedeki program temizlerdi ki bir adamın eskisini, hangi yeni formüllü deterjan çıkarsındı bu lekeyi. Bana düşen onları katlamaktı, dert etme dedim kendi kendime.Dert etme. O çıplak halliyle var olacak, kutsal sularla yıkanmış gibi temiz duracak. Sade katla ve koy.Dokundum giydiklerine, giyeceklerine, büsbütün işi merasime dökmüş, ritüele ,öpücükler, iyi şanslar, eskilere iyi günlerde olsunlar eklemiştim. Artık normal seyirde nefes alıyordum. Zorlanmıştım ilk başta, ama sonra

' sonrası malum olmadı insanlara' …

Uzaklaştım. Elinde olmayan, süt, ekmek ve çiçeği en kısa zaman kadar  hayal edip en uzun zaman kadar beklemek üzere, yola koyuldum.